Osmanlı Dönemindeki Kan Donduran İdam Yöntemleri

Her devletin tarihinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de binlerce insan, bir cellat pençesinde can vermiştir; kimi işlediği suçun cezasını canıyla öderken kimi bir entrikanın kurbanı olmuş, kimi de işkenceler altında inim inim inletilerek öldürülmüştür.

Osmanlı’da idam cezalarının çoğu genellikle cinayet, eşkıyalık, isyan ve siyasi suçlar sonucu uygulanmıştır. Biraz ürkütücü olduğunu biliyoruz ama devletin bilinmeyen ya da es geçilen yönlerinden birini oluşturan idam nasıl yöntemlerle uygulanmış gelin birlikte bakalım.

En tartışmalı konulardan biriyle başlayalım söze. Siyasi sebepler, en fazla ses getiren idam nedeniydi.

Bu hüküm yalnızca sultana aittir ve “sâ’i bi’l-fesâd” olarak tanımlanır. Bu uygulama bir kenara bırakıldığında idamın en fazla uygulama nedeni olarak ‘cinayet’ suçu öne çıkmaktadır. Siyasi mahkumlar, yağlı kementle boğulur, idamdan sonra başı, “şifre” denilen keskin bir usturayla gövdesinden ayrılırdı. Bu baş daha sonrasında bir ibret taşının üstüne konulur veya sarayın büyük kapısı “Bab-ı Hümayun”un önüne atılırdı.

Kesilen başın formu bozulmasın diye bal dolu bir torbaya konur ve padişah huzuruna götürülürdü. Bu nedenle kimi şahsiyetlerin başı ve vücudu ayrı yerlere defnedilirdi.

Osmanlı’nın o dönemde diğer devletlerden belki de tek farkı, işkenceyi belli yasalara bağlamış olmasıydı.

1826 Tanzimat Fermanı’na kadar geçerliliğini koruyan II. Beyazıt’ın Umumi Kanunnamesi’nde işkencenin hangi durumlarda ve kimlere yapılacağı ayrıntılarla belirtiliyordu. Uygulamada kadın ve erkek ayrımı yapılmamış, işkence hem soruşturma hem de infaz yöntemi olarak kullanılmıştır.

Örneğin tecavüzcünün hadım edilmesiyle alakalı bir kanuna Bayezid’in Umumi Kanunnâmesi’nin 26. maddesinde rastlıyoruz: “Kız ya da oğlan kaçırıp tecavüz edenin cinsel organı kesile.”

Hırsızlar, suçun işlendiği semtte ve hatta girdikleri evin, dükkanın ya da hanın kapısına asılırdı.

Hırsızlık suçu, Osmanlı’da çok sık görülen bir suçtu. Bunun cezası ise ölümdü, özellikle bu uygulama sabıkalılar ve gece hırsızları için yapılıyordu.

Yeniçeri isyanları, devletin belli bir döneminde çok uğraştırıcı bir sorun haline gelmişti.

Sipahi ve yeniçeriler, başları kesilerek vücutlarına taş bağlanıp denize atılırdı. İsyan sırasında ise yeniçeriler tarafından hüküm giydirilen sadrazam ve ulema sınıfından olanlar, sokaklarda ya da sarayın önünde hançerlenerek katledilir; genellikle de At Meydanı’ndaki ağaçlara asılırlardı. 1632 yeniçeri isyanında Musa Çelebi’nin ölümünü Reşad Ekrem Koçu şöyle aktarıyor:

“Musa Çelebi’yi merdiven başına çıkardılar. Paşa iç ağalarına tembih etmişti, içlerinden biri Musa Çelebi’ye kuvvetli bir omuz vurdu ve merdivenden aşağı yuvarladı. Delikanlının acı feryadı, dehşeti tarif edilmez. Musa Çelebi, henüz ruh teslim etmemişti. Ağır yaralı delikanlıyı sanki bir çaput çuvalıymış gibi sarayın duvarı üstünden savurup, dışarı meydan tarafına attılar, orada üzerine bir kere daha hançer üşürüldü. Çırılçıplak soyduktan sonra kanlı cesedini At Meydanı’nda bir çınarın altına bıraktılar. Durmadan yağan kar, masum gencin kefeni oldu.”

Çengel, çarmıh ve kazık, işte Osmanlı’da uygulanan en korkulan idam şekilleri:

Tabii ki bu idam şekilleri her önüne gelene uygulanmıyor, bunun için de sıra dışı olaylar gerekiyordu. Korsanlar çengel ile, ajanlık yapanlar da çarmıh ile idam edilirdi. Kaptanlar, Akdeniz’den dönerken bir grup tutsak korsan getirir ve bu tutsaklardan bazıları kadırgaların direklerine asılırdı. Asılarak idam edilenler nispeten daha şanslılardı; çünkü diğer korsanlar çengel ile cezalandırılırdı.

Çengel, İstanbul Eminönü’ndeydi.

Kalın kalaslardan yapılmış, büyük ve uzun, başları yukarıya doğru kıvrık ve sivri, keskin bir tarak şeklinde çengeller vardı. Bu cezaya çarptırılanlar, çırılçıplak bir şekilde el ve ayakları sırtının üstünden bağlanarak kalın iplerle yukarı çekilir ve birden çengelin üstünde bırakılırdı.

Çarmıh ile cezalandırılanlar da aynı şekilde soyulur ve yüzükoyun bir şekilde bağlanırdı.

Çarmıh cezasında mahkumun omuz başları ve kaba etleri bıçakla oyulur, bu oyulan kısımlara yağ mumları dikilerek yakılırdı. Daha sonra bir deve üstünde çarmıha bağlı şekilde şehirde dolaştırılırdı.

16. yüzyıl sonlarına doğru Bostancıbaşı Ferhat Ağa, bir seferlik “top cezası” çıkarmıştı.

Reşat Ekrem Koçu’nun aktardığına göre bu cezayı alan bir yeniçeriydi ve suçu ocağa uymayan bir davranıştı. Söylenene göre bir imamın eşini kaçırarak kadının saçlarını kesmiş; tıpkı bir erkek formuna sokmuştu. İkisi de Üsküdar’da bir kahvehanede yakalandıklarında karakola götürülerek kadına, evliyken bir başka adama kaçma ve oğlan kılığına girme suçlarından idam cezası verilir. Ferhat Ağa, yeniçeri için saydığımız cezaları yeterli görmeyerek yeniçeriyi çırılçıplak soyarak eklemlerini demir çekiç ile kırdırır. Ardından havan topuna sarılan yeniçeri, oracıkta paramparça edildi.

Bir devlet adamı idam cezasına çarptırıldığında ise ceza, hürmetle yerine getirilirdi.

Bir devlet adamının hakkında çıkan ferman, kendisine bostancıbaşı tarafından verilir; eteği öpülür ve o kişiye hürmet gösterilirdi. Teselli edecek sözler sarf edildikten sonra abdest alıp namaz kılmasına bile müsaade edilirdi. Bu karar ise devlet adamları tarafından metanetle karşılanırdı.

Viyana Kuşatması’ndan sonra Belgrad’da idam edilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, namazını kıldıktan sonra “vücudum toprağa düşsün” diyerek odasındaki kilimleri kaldırıp uzun sakalını eliyle kaldırarak cellada yardım ettiği söylenir.

Cellatsız idam cezaları da vardı.

Bu idam türlerine de “recm” veya “taşa tutma” deniliyor. Bu ceza, Müslüman olmayan bir erkekle münasebeti öğrenilen kadınlara uygulansa da İmparatorluk devrinde sadece tek bir kadın bu cezaya çarptırılmış. Cellatlar, kadını kolları içeride olacak şekilde göğsüne kadar toprağa gömerler ve halk tarafından yuhalanarak taş yağmuruna tutarlar. Eski müverrihler, bu lince “keşkeş etme” de derdi.

“Hükmi Sultan olmaz ise, gelmez hata cellattan.”

Osmanlı tarihinde nam salmış en ünlü cellatlar arasında 17. yüzyılda Kara Ali, onun yamağı Hammal Ali ve baş cellat olarak anılan Süleyman vardır. Evliya Çelebi, Kara Ali’yi şöyle betimliyor: “Bu kolun üstâdı kâmili Kara Ali’dir ki bazularını sıvayıp tigi ateştabını kemerine bendedip, sair işkence edecek aletlerini kemerine asıp, el ve ayak kıracak baltaları iki yanına tıkıştırıp yamakları dahi aletleriyle kemerlerini süsleyip yalınkılıç merdane cümbüş ederek geçerler ki, neuzübillah hiçbirinin çehresinde nur kalmamış zehir adamlardır…”

Bu görevi ifâ eden kişilerin yalnızca cellatlar olmadığını bilmeliyiz.

Cellat mezarları / Eyüp

Kaynaklar, cellatlığı Osmanlı’da eskiden beri çingenelerin yaptığını söyler. Bostancıbaşının emrinde görev yaparlar, idam edilecek kişi hakkındaki hüküm bizzat Bostancıbaşı’na tebliğ edilirdi. Cellatlar hem dilsiz hem de sağır olanlardan seçilirdi. Bunun nedeni ise kurbanın yalvarma ve çığlıklarını işiterek merhamete gelmemesi; yaptığı işin gizliliğini dillendirerek açığa çıkarmaması içindi.

Sultan Abdülmecid dönemiyle birlikte sarayda cellat bulundurması geleneğine son verilmiş; Cellatlar Ocağı da zamanla tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür. Eğer bir gün yolunuz Eyüp’e düşer de Pierre Loti’ye uğrayacak olursanız, birkaç yüz metre daha ilerleyip Karyağdı Baba Türbesi’ne giderek en sessiz ve sapa mezarlıkların birine, yani cellat mezarlarına rastlayabilirsiniz.

Kaynaklar: Reşat Ekrem Koçu, Dergipark, Osmanlı’da Cellatlar

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*